|
Bu bir “evvel zaman
içinde” hikayesidir, bundan uzak, çok uzak bir ülkede… Çok uzun zaman önce,
kimilerinin “fii tarihinde” dedikleri günlerde…
Şimdi benimle
birlikte derin bir nefes alın, kendi içinize iyice yerleşin ve rahat
olun. Bugün kalbim bu hikayeyi sizinle paylaşmayı gerçekten çok
istiyor.
Tobias’ın size daha
önce Mary Magdalene’nin “evvel zaman içinde” öyküsünü
anlattığını biliyorum, ama benimki Mary Magdalene’nin
farklı bir hikayesi. Benim hikayem Ruhumun yaşadığı ve
paylaşmayı seçtiği en derinlerimdeki özümden geliyor.
İsrail denen
ülkede, Magdala şehrinde doğmuş Mary adında küçük bir
kız vardı. Babası Galilee Denizinde bir balıkçı
filosuna sahipti. O zamanlar Galilee büyükçe bir denizdi. Bu temiz suda çok
narin ve son derece lezzetli kabul edilen küçücük balıklar
yaşardı, ki hala da yaşarlar. Bu balıklara rağbet
oldukça fazlaydı.
Bölgeyi Romalılar
yönetiyordu ve Romalıların servetleri vardı ve bu lezzetli
şeyler için para ödemeye istekliydiler. Mary’nin babasının
geliri gayet iyiydi. Rahatlık içinde yaşıyorlardı. Mary’nin
çalışmasına ihtiyaç yoktu ve o zamanlar için
sıradışı olsa da okuma yazma eğitimi
almıştı. Hayatları son derece konforluydu.
Zaman geçtikçe, bütün
Yahudilerin standart Kafa Vergisi ödemeleri gereken bir zaman geldi. Mary’nin
ailesi, dinlerine bağlı, inançlarının gereklerini yerine
getiren bir Yahudi aileydi. Ve nihayet Kudüs’e gidip bazı dinsel
gereklilikleri yerine getirecekleri ve bu Kafa Vergisini ödeyecekleri gün geldi.
Üstelik ödenecek verginin miktarını ispatlamak için bütün aile
birlikte gitmek zorundaydı.
Oldukça zengin bir aile
olduklarından ve konfor onlar için çok önemli olduğundan,
aşçıları, çocukların bakıcıları gibi
yardımcıları olmaksızın yola çıkmak istemediler.
Bu bir sürü çadır ve hayvan demekti. Bu Kudüs’e gitmek için yapılacak
bir dolu eğlenceli iş demekti. Magdala Kudüs’ten çok uzak olduğu
için yapacakları şey o zaman için çok büyük bir yolculuk haline
gelmişti.
Mary Kudüs’ü ziyeret
edeceği için çok heyecanlıydı. Sonunda yola çıktılar.
Yolculukları boyunca döneme göre son derece konforlu kamplar
yaptılar. Hatta pek çokları bunları lüks kamp hayatı diye
bile nitelendirebilirdi.
Kudüs’ten eve dönüş
yolunda, tıpkı yolculuk boyunca hep olduğu gibi, Mary’nin
yatağı toprağın üzerine seriliydi ve bir gece orada
uzanırken bir şey hissetti. Sanki bir şey battaniyesinin ve
diğer bütün örtülerin altından onu dürtüyordu. “Bu herhalde bir
kayadır, bütün herşeyi kaldırırsam onu da bulurum” diye
düşündü. Ne var ki çok şaşıracaktı. Çünkü toprağı
eşelediğinde kaya yerine, güzel bir kadının, aslında o
ana kadar gördüğü en güzel kadının, küçük bir heykelini buldu.
Kalbi neşeyle şarkı söylemeye başladı. “Ne kadar muhteşem
bir heykel!”
Eğer Yahudi
geleneğini biraz biliyorsanız, onların heykelleri
olmadığını çünkü bunların şeytanın işi
kabul edildiğini de bilirsiniz. Heykelcilik Romalıların
işiydi. Sahte tanrıların, idollerin, putların heykelleri
olurdu. Yahudiler için yasaklanmıştı. Ama Mary bu güzel heykelin
yüzüne baktığı anda büyülenmişti. “Ne müthiş bir
güzellik!” Romalıların Tanrıçalarından birisi
olmalıydı ama o kadar da güzeldi ki..
Heykeli en azından
o gece için yanında tutmaya karar verdi. Onunla birlikte uyudu,
konuştu, küçük bir kızın bütün hayalperestliği ile ona
hikayeler anlattı. “Bu yeni arkadaşa sahip olmak çok eğlenceli.
Ama yarın onu babama vereceğim, çünkü bunun dinimize aykırı
olduğunu biliyorum.”
Ama bir sorun
vardı. Kalbi bu heykelin yanındayken neşeyle çarpıyor,
adeta şarkılar söylüyordu. Üstelik kafası “Kuralları
biliyorum” dese de.. Ve bazen küçük bir kız kurallardan çok neşeyle
çarpan kalbi tarafından yönlendirilirdi.
Böylece,
dadısı ve hizmetçisi bulmasın diye heykeli
eşyalarının arasında saklayarak günler geçirdi. Eğer
bulsalardı onu babasına vereceklerini, babasının da heykeli
parçalayacağını biliyordu. Bunun olmasına gönlü razı
olmuyordu.
Kısa zamanda
arkadaşıyla, yeni arkadaşıyla sürekli konuştuğunu
fark etti. O kadar eğlenceliydi ki! Arkadaşıyla, o çok özel bir
arkadaşıyla konuşmak, ona sırlarını, başka
kimsenin duymasını istemediği şeyleri anlatmak… Ve sonunda
arkadaşının da onunla konuşmakta olduğunu fark etti.
Bu çok şaşırtıcı ama çok da harikaydı! Mary onun
sesini duyabiliyordu. Arkadaşı Mary’le konuştu, Mary
arkadaşıyla konuştu. Herşey harikaydı! Hayat gerçekten
çok güzeldi.
Ancak zamanla ailesi
Mary’nin fazlaca kendi kendine konuşur gibi göründüğünü fark ettti.
Babası dehşete düşmüştü. “Bu köyde yayılmamalı.
Mary’nin kendi kendine konuştuğunu ve sesler duyduğunu kimse bilmemeli.
Eğer bir duyulursa ona asla bir koca bulamayız” dedi.
Böylece onu uzak bir
şehirde yaşayan ve insanın içine girmiş iblisleri
kovabildiğini duydukları bir Haham’a götürdüler. Sesler
duyduğuna göre iblisler tarafından ele geçirilmiş
olmalıydı. “Düzeltilmesi gerek. Ne yapman gerekiyorsa yap” diye
haykırdı babası. Bunun üzerine Haham ritüelini
gerçekleştirdi ve Mary’yi evine gönderdi. Ama Mary hala sesler duyup
onlarla konuşuyordu.
Baba kararını
verdi:”Başkaları bunu duymadan önce bir şeyler yapsak iyi
olacak. Ben diyorum ki dışarı haber salayım. Mary’ye hemen
bir koca bulalım. Biraz genç ama olsun. Yeteri kadar büyük. Onun için iyi
bir çeyiz de verebilirim. Bizim için iyi bir damat bulabilirim.
Balıkçı teknelerim sayesinde bütün bu servete sahibim. Damadı da
balıkçılık işine sokarım. Damat adayları için bu
yeteri kadar cazip olacaktır.”
Zavallı Mary’le
evlenecek birini bulma konusunda hiç güçlük çekmediler. Şansına, daha
ilk gün kabul edilebilir bir talip çıkageldi. Genç adam Mary’nin kendi
kendine konuştuğunu ve sesler duyduğunu fark etmedi. Ama sonunda
tabii ki farkına vardı.
Mary bir kız
çocuğu doğurdu, tapar gibi sevdiği küçük bir kız
çocuğu. Kızını yeni bir sevme becerisi ile, kadın
heykeline duyduğu sevgi sayesinde kendisine izin verdiği ve
keşfettiği yeni bir sevme becerisi ile seviyordu. Sesler ve
konuşmalar daha da belirgin hale gelmişti. Hatta şimdi
köydekilerin bile haberi vardı. Köylülerin kendi aralarındaki
konuşmalarında adı hep “Zavallı Mary” diye geçiyordu.
Çok ama çok iyi,
yumuşak ve sevgi dolu olduğunu bildikleri Mary’yi gerçekten çok seven
erkek kardeşleri, tam bu sıralarda, o bölgeye gelen bir adamdan
bahsedildiğini duydular. İnsanları iyileştirmekle ünlenen
bu adamın adı Vaftizci John’du. John hep bir nehirde ya da derede yaşıyor
gibi görünüyordu ve insanlara da “Sizi vaftiz etmeli ve
günahlarınızdan arındırmalıyım” diyordu.
“Bu dediklerinin
manası kimbilir ne, ama belki John Mary’yi bu seslere sebep olan
günahlarından kurtarmayı başarabilir. Mary’yi Vaftizci John’u
görmeye götürelim, çocuğu da evde kocası ve babamızla bırakırız”
dedi erkek kardeşleri.
Bildiğiniz gibi, o
günlerde, zamanın gelenekleri yüzünden bütün aile birlikte
yaşardı. Mary, sonunda iyileşeceği için erkek
kardeşleriyle birlikte seve seve gitti.
Vardıklarında
orada en az 1000 kişinin toplanmış olduğunu
şaşkınlıkla gördüler. İşte bunu
beklemiyorlardı. Çabucak Haham’ı göreceklerini, ondan sonra da hemen
geri döneceklerini sanmışlardı. Ama böyle olmadı tabii.
Bu yüzden
kamplarını kurdular ve sıralarını beklemeye
başladılar. Onlar sıralarını beklerken yeni bir grup
geldi. Bu grup beklerken Hahamları da bir söylev veriyordu. Ve onun sesini
duyan Mary biraz daha yakınına sokulup daha iyi dinlemesi
gerektiğini biliyordu. Söyledikleri büyüleyiciydi ve sesi, sesinin
tınısı Mary’yi kendi özünün derinliklerinden çağırıyordu.
Bu Haham’ın adı Yeshua idi. O da vaftiz edilmek için gelmişti.
Her biri kendisi için
uygun olan zamanda vaftiz edildi. Ama Yeshua, Mary’nin kalbinin çarpmasına
neden olan pek çok şeyi anlatmaya ve öğretmeye devam etti. Mary’nin
duyduğu seslerin şeytani olmadıklarını, onların
şeytanın işareti değil ama Yeshua’nın kendi içinde de
duyduğu mucizevi bir gerçek olduğunu biliyordu.
Zamanla Yeshua’nın
oradan ayrılması ve kendi yoluna gitmesi önemli hale geldi. Ve dedi
ki: “Bir gün yeniden bu bölgeye geleceğim. İkinci kez
geldiğimde, eğer beni izlemeyi seçiyorsan, bunu bileceksin.”
Mary erkek
kardeşleriyle birlikte eve döndü ama bu genç Haham’ı ve onun
öğretilerini düşünmeden duramıyordu. Ruhuna dokunulmuştu,
onun sözleri Mary’nin kendi derinliklerinde duyduğu sözlerdi.
Gerçekten de, bir zaman
sonra, Yeshua geri geldi. Mary’nin yaşadığı Magdala kentine
geldi ve ilan etti: “Ben buradayım, zaman şimdidir.”
Mary babasına,
kocasına, ailesine dedi ki: “Yeshua ile gitmek zorundayım. Onunla
birlikte çalışmak zorundayım. O kadar muhteşem şeyler
öğretiyor ki, gitmeliyim.” Ve ailesini şoke ederek gerçekten de
gitti.
Yeshua havarilerini
çağırdı ve şehirden şehire dolaştılar. Mary
de onlarla yolculuk ediyor, dinliyor ve öğreniyordu. Ama bütün o süre
boyunca, Yeshua havarilerine konuşurken Mary kelimelerin ötesini
duyuyordu. Onun kalbinin söylediklerini, ruhunun şarkısını
duyuyordu. Mary, Yeshua’nın sözlerini kendi kalbinde duyuyordu. Kendi
içinde mutlulukla “evet, evet..” diyordu.
Zamanı
geldiğinde, Yeshua: “Artık işimizin bu kısmı bitti.
Evinize gitmenizi ve ailelerinize veda etmenizi istiyorum. Eğer yolun
devamında da benimle gelmek istiyorsanız ailenize veda etmelisiniz.
İşimizin geri kalanı için Kudüs’e gidiyoruz.“
Mary
kızını, ailesini görmek, onlara bu muhteşem öğretiyi
anlatmak, onlara katılmakta olan binlerce insandan söz etmek için eve geri
döndü. Bütün bunların bir parçası olabilmek ne büyük bir lütuftu!
Ancak eve geri döndüğünde kapıların ona açılmadığını,
o evin ona yasaklanmış olduğunu görünce şaşırdı,
dehşete düştü. Bütün kapılar kilitliydi. Onlara
bağırıp durdu: “Benim! Benim Mary, kızın, karın,
annen! Ve geri döndüm, içeri girmeme izin verin.”
En sonunda
hizmetçilerden biri geldi. “Babanız derhal gitmenizi söylüyor. Bir daha da
buraya gelmeyin. Çocuğunuzu bir daha asla görmeyeceksiniz. Çünkü Yahudi
bilgeliğine göre kocası olmayan erkeklerle yolculuk eden bir
kadın fahişedir. Bugünden itibaren bir fahişe olarak
bilineceksiniz. Çocuğunuzu bir daha asla görmeyeceksiniz” dedi.
Mary’nin bu
duyduklarına inanması biraz zamanını aldı. “Bu
açıklama gerçek olamaz, olamaz. Babam beni sever. Kalbi bana
karşı yumuşayacaktır, biliyorum, yumuşayacak” diye
durmadan kendi kendine tekrar etti. Günler boyunca orada dolandı. Ama
kimse ona kapıları açmadı.
Sonunda, büyük bir
ümitsizlik içinde Yeshua ve Havarileri bulmak üzere oradan ayrıldı.
Yeshua’nın yapacağına söz verdiği işin geri
kalanını tamamlamak için Kudüs’e yapılacak olan yolculuğu
bitirmenin zamanı gelmişti. Mary ona çocuğunu görememenin
kederini anlattı. Acı içinde babasının sözlerini
tekrarladı.
Yeshua Mary’nin kalbinin
içini, ruhunu görüyor ve öğretilerine, çalışmasına
kattığı değeri, öğretilerine olan sevgisindeki
tutkunun saflığını ve onu izlemek için ödemek zorunda
kaldığı bedeli biliyordu. Mary için, öğretilerini takip
eden diğerleri için, Yeshua’nın içi daha önce hiç
olmadığı gibi şefkatle doldu. Bu, ona hayatının
geri kalanı boyunca hizmet edecek olan şefkatti.
Böylece
öğretilerine ve yolculuğuna devam etti ve hikaye yavaş
yavaş ilerledi. Kudüs’e gittiler ve Yeshua’nın söz verdiği
şeyleri gerçekleştirdiler. Mary her seferinde onun kalbinin
öğretilerinin hepsini anlıyordu. Havariler kelimeleri
işitiyorlardı; Mary ise tüm öğretiyi kalbiyle anlıyordu.
Sonun
gerçekleştirilme zamanı geldiğinde Mary’ye döndü ve dedi ki:
“Ölüm alanı tamamlandığında çağıracağım
kişi sensin, gelmen için, geri dönüşümün duyurusunu yapman için seni
çağıracağım.”
Ve böylece bir gün,
birdenbire, onun sesini duydu: “Mary, zamanı geldi. Gel, Gel Mary.”
Nöbetçilerin yanından koşarak geçti, Yeshua’nın gömüldüğü
yere vardı ve hikayede dendiği gibi, o gitmişti. Çok geçmeden
Mary onu fark etti: “Yeshua burada. O burada. Onu görüyorum. Onu hissediyorum.
O burada.”
Ve sonra, daha önce
yapacağına söz vermiş olduğu gibi, diğerlerini
getirmeye gitti. “Gelin, bakın, o burada, o burada, gerçekten gitmedi.
Sizinle konuşmak istiyor, gelin.” Havariler onu hemen görmediler, ama
Mary’nin onlarla paylaştığı sevgi ve coşku
onların da Yeshua’nın farkına varmalarını
sağladı. “Evet, evet, öğretilerinin geri kalanını
tamamlamak için geri geldi.”
Yeshua’dan sonra uzun
süre Mary, havarilerin anladıklarını düşündükleri ama hiç
anlamadıkları noktaları onlara anlatmaya çalıştı.
Kıskançlıkları en az Yeshua yaşarken olduğu kadar
barizdi, onlara göre Mary Yeshua’nın gözdesiydi ve ona kendilerine
söylemediği şeyleri söylemişti. Bu da hepsini çok
kıskandırıyordu. Unutmayın, insanlar bir sürü korku oyununu
nasıl oynayacaklarını çok iyi bilirler, Yeshua’nın takipçileri
bile kıskançlık oyununu biliyorlardı.
Böylece zamanla,
Mary’nin kendisine söylenenlerin geri kalanını yapmasının
ne kadar önemli olduğu ortaya çıktı. Yeshua’nın annesini
Kudüs’ten uzağa götürmeye söz vermişti. O da tıpkı
diğer havariler gibi yok edilmek amacıyla otorite tarafından
takip edilip aranacaktı. Hepsi Eski Öğretiler’in liderleri için birer
tehditti.
Ve böylece çok zengin
olan Yeshua’nın amcası, Armathea’lı James, Mary Magdalene’le
Meryem’i İngiltere’ye götürdü. Orada biraz toprak aldılar, yeni bir
yuvaya ve hayata kavuştular. Orada İsrail’deki dini öğretilere
tehdit olarak görülmeden yaşayabilirlerdi.
Bir zaman sonra Meryem
öldü. Mary Magdalene Güney Fransa’ya gitmeyi ve bir yandan öğretilerine
devam ederken kalan günlerini orada geçirmeyi seçti. Onu dinlemeye gelenler
korku içinde oldukları için öğretmenliğini gizli saklı
biçimde yapması gerektiğini görebiliyordu. Dışarı
çıkıp dolaşmadı, vaaz vermedi. Sadece ona gelen ve
kalplerini açanlarla çalıştı. Bir süre sonra da öldü.
Mary’nin kızı
büyüyüp, geleneksel bir Yahudi kadını olmuştu. Ancak, dadısı
ölmeden önce ona Mary’nin babasından, kocasından saklayıp
biriktirdiği bir dolu mektup verdi. Dedi ki: “Bunlar annenden. Annen
düzenli olarak yazardı. Hiç kimse senin bunlara sahip olmana izin
vermeyecekti ama ben onları sakladım.”
Kızı
mektupları okuyup gerçekleri keşfetmeye çalıştı:
“Benim annem kimdi? Uzaklara giden bu kadın mı?” Ve mektuplar
Yeshua’nın o tutku dolu öğretileriyle, Mary’nin tüm
öğrendikleriyle doluydu. Keşfettiği herşeyi kızıyla
paylaşmak istemişti.
Böylece kızı
mektupları ardı ardına okudukça Mary’i bulmak için Fransa'ya
gitmesi gerektiğine karar verdi. Onunla buluşmalı, onu
görmeliydi. Ancak büyük bir üzüntüyle annesinin ölmüş olduğunu
öğrendi.
Ve böylece, onun
yaşayan, sevgi dolu anısına, kalbini, tutkusunu izlemeye cesaret
eden bu kadına bir hediye olarak, kızı bir anıt diktirdi ve
onu Mary Magdalene’nin gerçeğinin sahiplerine adadı.
Daha Yeshua söylemeden
sözlerini bilen Mary şefkatin nefesi haline gelmişti.
Bu hikayeyi
hala pek çok insanı korkutan bu kadının yolculuğuna yeni
bir ışık tutmak için paylaştım. İnsanları
korkutuyor çünkü kadınlar için biçilen tipik rolde kalmadı. Ve bugün
bile insanların cesaretini, şefkatini ve kendi Ruhlarına olan
aşklarını uyandırıyor.
* * *
Çeviren: Deniz Sertbarut
|